Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Ders Kitabı Cevapları, 4. Sınıf, Gizem Yayınları,Meb, Yayını , yayınları,cevapları, tüm yayınlar, Anasayfa

Anasayfa

Güneydoğu Anadolu Bölgesinin Yer Şekilleri

Detaylar

Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Türkiye'nin yedi coğrafi bölgesinden biridir. Güneydoğu Torosların güneyinden Suriye sınırına kadar olan yerleri kaplar. Bölge doğu ve kuzeyden Doğu Anadolu Bölgesi, batıdan Akdeniz Bölgesi, güneyden Suriye ve kısa bir sınırla da Irak ile çevrilidir.

 

Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Türkiye'nin en düzlük bölgelerinden biri olup, bu düzlükler Arap Yarımadası'nın güneyindeki Hint Okyanusu'na kadar gider. Bölge etli ve baharatlı yiyeceklere sahip olan zengin bir mutfak kültürüne sahiptir.

 

Konu başlıkları  [gizle] 

1 Coğrafya

1.1 Arazi Yapısı

2 İklim

2.1 Orta Fırat Bölümü

2.2 Dicle Bölümü

3 Bitki örtüsü

4 Ekonomi

4.1 Tarım ve hayvancılık

4.2 Yeraltı zenginlikleri

5 İller

6 Dış bağlantılar

Coğrafya

Arazi Yapısı

Bölgenin kuzey kesiminde Toros dağ sırasının güney yamaçları ile birlikte ikinci bir kıvrımlı dağ kuşağı uzanır. Bölgenin ortasında 1938 m yükseltiye sahip sönmüş Karacadağ Volkanı yer alır. Bölgenin batısında ise Gaziantep Platosu üzerinde yükselen Kartal Dağları önemli yükseklik yapar. İç kesimlere gidildikçe iklim karasallaşır.

 

Karadağ’ın batısında Harran, Suruç, Ceylanpınar ve Birecik ovaları yer alır. Dicle nehri ve kollarının toplandığı Diyarbakır Havzası geniş olmayan ancak çok verimli bir ovaya sahiptir.

 

Karaca Dağ’ın batısındaki Şanlıurfa, Gaziantep, Adıyaman platoları Fırat ve kolları tarafından derin bir şekilde yarılmıştır. Karaca Dağ’ın doğusu ise daha engebeli bir yapı gösterir. Bu bölümün güneyinde Mardin-Midyat Eşiği yer alır.

 

Bölgenin iki önemli akarsuyundan biri olan Fırat, kaynağını Doğu Anadolu Bölgesi’nden alır. Bölgede ise Toroslar’dan gelen Kahta ve Karadağ’dan gelen küçük akarsularla beslenir. Güneydoğu Toroslar’ın güneye bakan yamaçlarından birçok kol halinde çıkan Dicle Nehri ise bölgenin diğer önemli akarsuyudur. Her iki akarsu da Basra Körfezi’ne sularını boşaltırlar.

 

Bölgede doğal oluşumlu göl yoktur. Ancak Fırat ve Dicle üzerinde kurulmuş baraj gölleri bulunmaktadır. Bölgenin ve ülkenin 2. en büyük baraj gölü olan Atatürk Barajı bu bölge sınırları içinde yer alır.

 

İklim|

Orta Fırat Bölümü

Bu bölümde Akdeniz iklimi görülür. Bölgenin içlerine doğru iklim karasallaşır. Kış sıcaklık ortalaması, Dicle Bölümü'ne göre daha yüksektir. Bölümün kış sıcaklık ortalaması 0 °C'nin altına pek düşmez. Yağış en fazla kış mevsiminde görülür. Yıllık yağış tutarı 700 mm dir. Yaz aylarında yağışların azalması ve sıcaklığın yüksek olması kuraklığı arttırmıştır. İç kesimlerde karasal iklim görülür.

 

Dicle Bölümü

Dicle Bölümü'nde karasal iklim etkilidir. Bölümde yazlar çok sıcak ve kurak, kışlar ise soğuktur. Bölümün yüksek kesimlerinde kar yağışları görülür. Kış mevsiminde sıcaklık 0 °C nin altına düşer. Bölümdeki yıllık yağış miktarı 500–600 mm'dir. Son zamanlarda özellikle Diyarbakır çevrelerinde ekonomik anlamda büyük ilerlemeler kaydedilmiştir.

 

Bitki örtüsü

Bölgenin doğal bitki örtüsü bozkırdır. İç Anadolu bozkırlarına göre çok fakirdir. Bölgede antropojen bozkırlarda geniş yer kaplamaktadır. Ormanların en az olarak kapladığı bölge olan Güneydoğu Anadolu`da mevcut ormanların büyük bölümü de tahrip edilmiştir.

 

Ekonomi

Coğrafi yönden GAP'ın (Güneydoğu Anadolu Projesi) giriş kapısı, sanayisi ve ticari hacmi ile de GAP kalkınmasında temel teşkil eden Gaziantep ekonomik yönden çevresindeki 17 ili etkisi altında tutmaktadır.

 

Tarım ve hayvancılık

Bölge ekonomisi Gaziantep dışında tarım ve hayvancılığa dayanır. Geniş düzlüklerin olması bölgede tarım için büyük bir avantaj iken, yaz kuraklığının şiddetli olması üretimi olumsuz etki en çok ihtiyaç duyan bölge lös adı verilen çok verimli topraklar bulunur. Bölgenin Dünyada en bilinen tarım ürünü antepfıstığıdır. Türkiye'de en çok yetişir. Ayrıca buğday, pamuk, keten, susam, nohut, zeytin, incir, karpuz, kırmızı mercimekte yetiştirilir. Bölgede ağırlıklı olarak küçükbaş hayvancılık yapılır. Çok az miktarda sığır da vardır.Ayrıca hayvancılığa dayalı olarak Diyarbakır'da Türkiye'de bir ilk olan Organize Hayvancılık Bölgesi kurulmaktadır.

 

Yeraltı zenginlikler

Bölge yeraltı kaynakları bakımından oldukça zengin sayılabilir. Fosfat ve linyitin yanında bölgede petrol de çıkarılır. Batman, Diyarbakır ve Kahta'da Türkiye'nin önemli petrol yatakları bulunur ve Batman rafinerisinin işlediği petrol bölgeden sağlanır.

Demokrasi modelleri

Detaylar

Demokrasi tarihinde uygulanan sistemler oldukça çeşitlidir. Bunları kısaca beş grup içinde toplanabilir:

1- Klasik demokrasi: Eski Yunan şehir-devletlerine dayanır. En iyi uygulayıcısı ve o dönemde en güçlü şehir olan Atina’dan dolayı Atina demokrasisi olarak da adlandırılır. ’Belli başlı tüm kararlar, bütün vatandaşların üye olduğu meclis veya Eklesya tarafından alınıyordu. Bu meclis senede en az kırk defa toplanıyordu. Tam zamanlı çalışacak kamu görevlilerine ihtiyaç duyulduğunda, bütün vatandaşları temsil eden küçük bir örnek olmaları için kura usulü ile veya dönüşümlü olarak seçiliyorlardı ve mümkün olan en geniş katılımın sağlanması için görev süreleri kısa tutuluyorlardı. Meclisin yürütme komitesi olarak faaliyet gösteren ve beş yüz vatandaştan oluşan bir konseyi vardı ve elli kişilik bir komite de bu konseye teklifler hazırlardı. Komite başkanlığı görevi sadece bir günlüktü. Bunun tek istisnası askeri konularla ilgili on generalin tekrar seçilebilme imkanıydı.

Atina demokrasisinin özelliği vatandaşlarının siyasi sorumluluklara geniş çapta katılma isteğinin bulunmasıydı. Tabi bunun en önemli sebebi, demokrasiye zıt bir şekilde uygulanan kölelik sistemiydi. Böylelikle oy verme hakkına sahip Atina doğumlu yirmi yaş üstü tüm erkeklerin günlük hayattaki sorumluluklarının çok büyük bir kısmını kölelerin sırtına yüklemişlerdir. Bunun dışında Atina demokrasisinde kadınların, metiklerin (şehirli olmayanlar) ve kölelerin oy kullanma hakları yoktu.

Günümüzde İsviçre’nin küçük kantonlarında halk meclisleriyle varlığını sürdürebilen klasik demokrasinin, daha büyük ülkelerde uygulanması teknik nedenlerden ötürü tercih edilmez.

2- Koruyucu demokrasi: Orta çağ yönetimlerinden çıkmaya çalışan Avrupalılar, 18. ve 19. yüzyılda demokrasiyi daha çok kendilerini hükümetin zorbalıklarından korumanın bir yolu olarak görmekteydiler. ‘Korumacı demokrasi sınırlı ve dolaylı bir demokrasi modeli sunar. Pratikte, yönetilenlerin rızası düzenli ve rekabetçi seçimlerle sağlanır. Siyasi eşitlik böylelikle eşit oy hakkını ifade eden teknik bir kavrama dönüşür. Dahası, oy hakkı gerçek bir demokrasi için yeterli değildir. Bireysel özgürlükleri korumak için yasama, yürütme ve yargı üzerinden güçler ayrılığına dayalı bir sistemin tesisi şarttır.

3- Kalkınmacı demokrasi: Bireyin ve toplumun gelişimini esas saymıştır. Bu tip demokrasilerin en radikal olanı Jean-Jacques Rousseau tarafından dile getirilmiştir. Ona göre bireyler ancak içinde bulundukları toplumun kararlarını şekillendirebilmesine doğrudan ve sürekli olarak katılımları halinde 'özgür' olabilirler. Bu açıdan bakıldığında, doğrudan demokrasiyi tanımlamakla birlikte bu şekilde oluşturulacak genel iradeye vatandaşların itaat etmesi durumunda özgürlüğe kavuşacakları savıyla ayrılır.

Kalkınmacı demokrasinin, liberal demokrasiye daha ılımlı hali ise John Stuart Mill tarafından dile getirilmiştir. Mill’e göre demokrasinin en büyük yararı, vatandaşların siyasi hayata katılımlarını sağlayarak, onların anlayışlarını ve duyarlılıklarını güçlendirmesidir. Bu yüzden kadın olsun fakir olsun herkesin oy verme hakkının olması gerektiğini savunur. Fakat bu oy hakkını ‘eşit’ olarak savunmamıştır. Örneğin vasıfsız işçinin bir oy vasıflı işçinin iki oy, donanımlı meslek sahiplerinin ise beş oy hakkına sahip olması gerektiğini, böylelikle demokraside “çoğunluğun tiranlığı” korkusundan kurtulabilineceğini savunuyordu. Basitçe herkesin oy hakkının olmasını savunurken çoğunluğun verdiği kararların her zaman doğru olmayabileceğini belirtiyordu.

4- Liberal demokrasi: Demokraside önceliğin özgürlüğe mi yoksa eşitliğe mi verilmesi gerektiği tarih boyunca tartışılmış ve tarih, bu ikisini bir arada tutacak sistem teorisini üretme çabalarıyla sıklıkla karşılaşmıştır. Liberal demokrasi sistemi de bunlardan biridir. İçinde barındırdığı liberal kelimesiyle özgürlüğü, demokrasideki siyasi eşitlik kavramıyla da eşitliği temsil etmektedir. Bunu düşünürken ekonomi disiplinindeki liberalizm ile siyaset disiplinindeki liberalizmin birbirinden ayırmamız gerekir.

Basit olarak liberal demokrasi; iktidarı halkın belirlediğini ancak bu iktidarın bireysel özgürlüklerle sınırlandığı bir siyasal sistem olarak belirtebiliriz.

Hoşgörü ve tüm fikirlerin var olabildiği bir rekabet ve siyasi eşitlik prensiplerinde gerçekleştirilen seçimlerle iktidara temsili bireylerin getirilmesi liberal demokrasilerin temel nitelikleridir.

5- Sosyal demokrasi: Bu kavram komünist rejimlerde gelişmiş demokrasi çeşitlerini kapsamaktadır. Kendi aralarında farklar bulunmasına rağmen liberal demokrasi sistemleriyle kesin olarak karşıt bir çizgidedir. Genel olarak siyasi eşitliğin yanında sosyal demokrasi ile ekonomik eşitliğinde sağlanması gerekliliğini savunmuşlardır.

Karl Marx, kapitalizmin yıkılmasından sonra geçici bir proletaryanın devrimci diktatörlüğü'nün olacağını sonradan ise proleter demokrasi sistemiyle komünist bir toplumun oluşacağını savunmuştur. Komünist devletlerde görülen demokrasi sisteminin fikir yapısı Marx’tan çok Lenin’e aittir.

Bu ülkelerde, partilerin denetimsiz gücünün demokrasiyi gölgede bıraktığı eleştirisi yaygın olarak yapılmaktadır.

 

Eylemsel Düşünür Olarak Atatürk

Detaylar

Eylemsel Düşünür Olarak Atatürk

 

Atatürk'ün bir eylem adamı olduğu, onda bir düşünürde aranacak niteliklerin aranamayacağı biçimindeki sav yaygındır. Ancak, baş kahramanı olduğu olaylara bir göz atmak bile aksi kanıyı uyandırmaya yeterlidir: Atatürk Samsun'a ayak basmadan önce yüklendiği tarihsel görevin ne olduğunu saptamış ve amaca varmak için uygulayacağı programı kesinlikle tasarlamıştı. Kendisini olayların akışına hiç bir zaman kaptırmayıp, tam tersine onları kendi lehinde yönlendirmeyi, onlardan yararlanmayı başarmış olması da, esasen, ancak bu bilinçliliği ile açıklanabilir. Fikirlerinin berraklığı, kurucusu olduğu kurumlarda yansıyan dahiliğinin parıltıları, ona çağdaş İslam evreninin en büyük düşünürlerinin eriştikleri noktanın çok ötesinde; çok üstünde ayrı bir yer sağlamaktadır: söylevlerinin incelenmesinden edinilen kanı budur.

 

Eseri insanın karşısında anıtsal bir gerçek olarak durduğu için, Atatürk'ün fikir yönü gözden kaçmaktadır. Fikirlerini gerçekleştirmeyi başarmış olması adeta bir kusur gibi yüzüne vurulmak istenmektedir: oysa fikirler, gerçekleşmekle, ideal düzeydeki anlamlarını ve değerlerini yitirmezler.

 

Dendiği gibi, onu eylemce iten, düşüncesidir. Düşüncesi o kadar güçlü ve özgün bir düşüncedir ki, nedeni ve parçası olduğu eylemleri, yepyeni bir ışık altında görür', onlara yeni boyutlar kazandırır. Gerçekten de yetenek sahibi her''hangi bir Türk generali direnme hareketinin başına geçip günün birinde Sakarya kıyılarında yurdu istila eden düşmanla muharebeye tutuşabilir ve onu yenebilirdi. Ancak, "Kahraman Türk neferinin Anadolu muharebelerinin manasını anlaması, yeni bir mefkûre ile muharebe etmesi" yalnızca Atatürk tarafından sağlanabilirdi. Muharebeyi izleyen günlerde, uyanan bu yeni bilinci ülkeyi coşturan bu yeni ideali gözleyen bizzat kendisidir: (43) Atatürk yalnız geleneksel düşüncenin sınırlarını parçalayıp kolayca aşan bir devrimci değildir; o aynı zamanda olaylara olduğu kadar kendi düşünce dünyasına bilincinin ışığını tutan bir düşünürdür. Devrimi sürdürerek, ilkeleri uyarınca saltanatı ve daha sonra hilafeti ortadan kaldırıp Cumhuriyeti ilan ettiği, bir takım cüretli atılımlarla ülkenin genel görünümünü değiştirdiği yıllar boyunca, Sakarya muharebesi yeni bir anlam ve önem kazandı. (44) Sakarya muharebesi “Doğunun, Batı uygarlığını, Batıya karşı savunduğu muharebe” olarak tarihe geçmeye hak kazandı.

 

Öte yandan eylemini, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet dönemleri olmak üzere, iki döneme ayırmak âdet olmuştur. Kurtuluş savaşında asker olarak parlak zekâsını ortaya koyduğu, Cumhuriyetin ilanından sonra ise devlet adamı ve reformcu olarak sivrildiği ileri sürülür. Bu sav, eserini çok yanlış ya da maksatlı açıdan görenlerin savıdır. Çünkü yazılı ve sözlü beyanları hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak bir kesinlikle tam tersini kanıtlamaktadır. Devrimin özünü oluşturan esaslar 1919-1923 yılları arasında hem uygulamaya temel olmuş, hem de birer ilke olarak dile getirilmiştir. Bu da göstermektedir ki Cumhuriyet dönemiınde başarılan işler ne kadar önemli ve çarpıcı olursa olsun, gene de bu öncüllerin doğal ve zorunlu birer sonucudurlar.

 

Gerçekten, Wilson ilkelerine baş vurmak ve böylece impâratorluğun ve saltanatın temelini oluşturan Osmanlılık ilkesine ilk ciddi darbeyi indirmek suretiyle Türk ulusçuluğu esaslarına dayanan programı kaleme alması, Samsun'a ayak basmasını izleyen günlere rastlar. Gene o günlerde ulusal egemenlik ilkesinin ilanını hazırlayan beyanlarda bulunur. Milli Misak ve anayasa, savaşa girişilirken kaleme alınmıştır: bunu belirten bizzat kendisidir. (45) Ayrıca, ekonomik temelleri sağlam bir devlet yaratılmasını, (46) akılcı ve ulusçu bir eğitim kurulmasını, Cumhuriyetin ilanından önce talep etmiştir. (47) Nihayet, savaş süresince çok büyük bir ihtilalin gerçekleştiğini idrak eden gene kendisidir. (48) Atatürk'ün çok yönlü kişiliğini daha iyi anlamak için bir özelliği göz önünde tutulmalıdır: Atatürk Türk ulusunun ortak bir duygusunu, din duygusunu sömürmekten - bunun tükenmez bir manevi güç kaynağı olacağını bildiği halde - kesinlikle ve sistemli olarak kaçınmıştır. Hiç bir zaman müttefiklere ve Yunanlılara kutsal savaş ilan etmemiştir. (49) Ulusçuluk ilkesini bayrak edinmiş ve, yığınların anlayışsızlığını yenmek zorunda kalacağını, (50) şiddetli bir direnme ile karşılaşacağını bildiği halde, ulusta bu yeni bilinci uyandırmaya çalışmıştır. Bu yüzden Anadolu'da yer yer ayaklanmalar olmuştur; onun bu, temel ilkeler konusunda ödün vermeme kararı, Ankara hükümetinin direnişi örgütleme çabasını çok güçleştirmişse de, toplumu ileride başlatılacak olan yenilik hareketlerine hazırlama bakımından yararlı olmuştur.

 

Bu kadar aydınlık ve berrak bir zekâya sahip olan bir insanın kendi eserinin anlam ve değerini kavrayamayacağı düşünülemez. Hukuk okulunun açılması münasebeti ile, Ankara'da söylediği söylevde (51) devrimin geçirdiği aşamaları ana hatları ile dile getirir: Atatürk'ün gözünde başarılan ihtilal o denli önemli ve geçmiş ihtilallerin hepsinden nitelik bakımından o kadar farklıdır ki ona bir başka ad vermek gerekir: (52) gerçekten de, bu ihtilal sayesinde Türk toplumu tümüyle dünyaya dönük - yani akılcı ve laik - yepyeni bir zihin yapısı edinmiştir.

 

ATATÜRK'Ü HUMANİST BİR PERSPEKTİFTE KAVRAMAK

 

Atatürk'ün kişiliğini ve eserini incelemiş olan tarihçileri yanıltan çeşitli etkenlerin var olduğu kabul edilmelidir. Mussolini'nin ve Hitler'in çağdaşı olması, bir takım karşılaştırmalara ve benzetmelere yol açmıştır: günün geçerli yöntemi olan pragmatik ve pozitivist yöntem bu yoldaki çalışmalara hız kazandırmıştır. Ancak pragmatik ve pozitivist yöntem her şeyin yüzeyinde kalan, derine işlemeyen bir yöntemdir: böyle olduğu için de, geçerli bir yöntem olabilmesi ya da, hiç olmazsa, büyük yanılgılara yol açmaması için, bizzat olayların akla ve mantığa uygun olmaları ve gene akla uygun ve mantıklı koşullardan kaynaklanmaları gerekir. Ne var ki bu yöntem batı evreninden, yani içinde doğduğu evrenden farklı bir evrenin sorunlarını incelemek için kullanıldığı zaman tümüyle yetersiz olduğunu ortaya koymakta gecikmemektedir.

 

Pragmatik yöntem Atatürk'ün, tıpkı Mussolini ve Hitler gibi, ülkede tek partili bir düzen kurmuş olduğunu saptamakla yetinir. Gözlemleri bu olay üzerinde odaklanır; değişik ülkelerde aynı sonucu doğuran çok değişik ve özel koşulların bulunabileceğini hesaba katmaz ve böyle bir araştırma ile kendini görevli saymaz: olayların nedenlerini incelemeye yanaşmaz. Güdülen amaçların ne olduğu ile de ilgilenmez. Oysa Atatürk ile Avrupalı diktatörler arasındaki büyük fark, güdülen değişik amaçlardadır. Mussolini ile Hitler Fransız ihtilalinin ilkelerine cephe alırlar ve, demokrasinin kokuşmuş bir yönetim biçimi olduğu savı ile, aslında diktatörlüğün övgüsü olan yeni bir devlet kuramı oluşturmaya uğraşırlarken, "diktatör" Atatürk kent kent dolaşıyor, cumhuriyet rejiminin yararlı yanlarını anlatmaya çalışıyordu; "Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuskâr insanlar yetiştirir; sultanlık korkuya, tehdide müstenit olduğu için korkak, zelil, sefil, rezil insanlar yetiştirir" diyordu. (53) Takriri sükûn yasasının yürürlükte olmasından yararlandıysa "yalnız ve ancak bir noktai nazardan istifade etmiştir. .. O noktai nazar şudur: Türk milletini, medeni cihanda, lâyık olduğu mevkie ıs'at etmek ve Türk Cumhuriyetini sarsılmaz temeller üzerinde, her gün, daha ziyade takviye etmek için" yararlanmıştır. Bu ise, ancak bir koşulla, "istibdat fikrini öldürmek" koşulu ile olanaklıydı. (54)

 

De facto diktatörce olmakla beraber, kurulan rejim demokrasi ilkelerine inancını ilan eden ve toplumu demokratik ideale göre eğitmeyi amaç edinen bir rejimdi. (55) Nesnelerin gözle görülür somutluğundan başka gerçek tanımayanlar için bu oldukça karışık bir durum gibi gözükebilir; ancak, ister çapraşık diye nitelensin, ister öngörüşlü olarak kabul edilsin, bu davranış Türk toplumuna 1945 'te çok partili rejime geçme ve, ülkeyi herhangi bir bunalıma sürüklemeksizin, 1950 seçimlerinde bir çeyrek yüzyıl süre ile ulusun yazgısını elinde tutmuş olan Cumhuriyet halk partisini iktidardan uzaklaştırma olanağını vermiştir.

 

Eserinin yanlış anlaşılmasına yol açan ikinci bir etken, 1917'de Rusya'da patlak veren komünist ihtilalidir. Atatürk'ün siyasal ve toplumsal kurumların laikleştirilmesi için gösterdiği çaba, kötü niyet ya da bilgisizlik yüzünden, marksizmin öğretisel ateizmi ile sık sık karıştırılmıştır. (56)

 

İşte bu çeşit yanılgıların önlenmesi ve Atatürk üzerine bugün hâlâ özlemi duyulan ciddi bir eserin yazılabilmesi için, onun Mecliste ve Meclis dışında söylediği söylevleri ve özellikle 1927 yılında okuduğu Büyük Nutuk'unu okumak ve iyi anlamak gerekir. Bu o kadar kolay bir iş değildir; çünkü Atatürk'ün düşüncesini ve eserinin taşıdığı anlam ve değeri gerçekten anlayabilmek için iki ayrı evreni kapsayan geniş bir bilgiye gerek vardır: batının humanist değerlerini olduğu kadar, kuramsal eserlerden çok günlük hayatın gerçekliğinde beliren İslamlığın ruhunu tanımak zorunluluğu vardır. Oysa, batılı bilginler genellikle devrimin, kendi evrenlerine hiç te yabancı olmayan amaçlarını çok iyi anlamakla beraber, devrimin fikirsel ve manevi alanlarda harcamak zorunda kaldığı çabayı ölçecek, devrimin taşıdığı evrensel nitelikteki değeri kavrayacak güce sahip değildirler; bunun nedeni; bir yandan batılı olmayan dünyayı tanımamaları, bir yandan da kullandıkları pragmatik yöntemdir. Doğulu bilginlere gelince, bunlar batıyı çok yüzeysel bir biçimde tanımaktadırlar ve, Atatürk'ün çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma yolunda harcadığı çabanın büyüklüğünü değerince anlamakla beraber, devrimin gerçek amaçlarının ne olduğunu saptamak ve dolayısıyla devrimi fikir düzeyinde değerlendirmek gücünden yoksundurlar.

 

Ruhuna erişilmesi ne kadar zor olursa olsun, Nutuk, Atatürk'ün kişiliğini ortaya koymak isteyen için en önemli kaynaktır. Böyle olduğu halde, bugüne kadar hiç bir ciddi incelemeye konu edilmemiş olması dikkat çekicidir.Onu gerçekten anlayanlar için, . Nutuk edebi ve tarihsel değeri ilk bakışta göze çarpan önemli bir eserdir. Bizim kanımıza göre, Nutuk biçim ve içerik bakımından Türk nesrinin en büyük eseridir.Tarih eseri olarak, değeri her ölçünün üstündedir: tarih eserinden olayların gerçeğe uygun bir anlatımı ve mantığa uygun bir yorumu anlaşılıyorsa, 1919-1927 yılları arasında yer alan olayların bu anlatımından ve bu yorumundan daha kusursuz bir şey düşünülemez; çünkü yazar o olayları tasarlayıp gerçekleştiren insandır. Böylece Thukydides'in dilediği ideal durum oluşmuş olmaktadır. (57) Atatürk'ün söylevi, tıpkı Thukydides'in tarihi gibi, bir tarih ve sanat eseridir, ve nasıl Thukydides'in eserinde devlet adamlarına atfedilen söylevler çıplak olayları fikir yönünden aydınlatıyorsa, Atatürk'ün Nutuk'unda da gönderilip alınan telgrafların metinleri okuyucuyu Kurtuluş savaşının manevi ortamına sokuyor; (58) bununla da kalmayıp, geçen olayların en derin nedenlerini ortaya koyuyor. Nutuk'a geçirilen bu metinler birer gerçek belgedir; bu nitelikleri ile, Thukydides'in tarihine serpiştirdiği söylevlerden daha büyük bir değer taşırlar. Bundan daha önemli olmak üzere, o metinler bize asıl savaşımın muharebe meydanlarında değil, telgraf makinelerinin başında sürdürüldüğünü göstermektedir.

 

Değinilmesi gereken önemli bir konu daha var: Atatürk devriminin fikirsel değerini hiçe indirmekte çıkarı olanlar, onun eserinin geçmiş çağlarda girişilen reform hareketlerinin yalnızca bir devamı olduğu görüşünü ileri sürerler; kişisel bir yargıya varma gücünden yoksunluğu bilimsel nesnelliğe sıkı bir bağlılık biçiminde anlayanlar da bu sava katılırlar. Devrimin önceki dönemlerin olaylarını izlediği, önceki dönemin tarihine bağlandığı kuşkusuz yadsınamaz. Ancak Atatürk'ün düşüncesi ile Osmanlı yenilikçilerinin düşüncesi arasındaki farkın öz farkı olduğu da ancak körü körüne yan tutanlarca reddedilebilir. Bu fark bir derece farkı değil, (59) bir nitelik ve ruh farkıdır.

 

Özellikle ticaretle ilgili bir çok maddelerinin şeriat esaslarını açıkça çiğnediğini bildiğimiz Mecelle'nin hazırlanması ile - İsviçre vatandaşlık yasasının hemen hemen eksiksiz bir çevirisi olan - Türk vatandaşlık yasasının, nisan 1926 tarihinde Türkiye'de yürürlüğe konması ve böylece yeni bir hukuk düzeninin kurulması arasındaki fark ne ise, bu iki düşünce arasındaki öz farkı odur. (60) Aynı zamanda Peygamberin temsilcisi olması dolayısıyla, uyruklarının dünyasal ve ruhsal efendisi durumunda olan bir hükümdarın, kurulmasına razı olup izin verdiği bir parlamentolu rejimle, ulusal egemenlik ilkesine dayanan cumhuriyetçi ve laik bir rejim arasındaki fark ne ise, o iki düşünce arasındaki fark ta öyle bir ruh farkıdır. Nihayet, Sokrates'le davranışlarının bir örneğini Platon'un Phaidros'unda gördüğümüz sofistleri karşı karşıya getiren bakış açısındaki farklılık ne ise, bu da öyle bir farklılıktır. (61) 

 

Sokrates, halkın çabucak kanıp inanma mizacı ile alay eden; Oreithyia adlı genç kızın Bora tarafından kaçırıldığına inanmayıp, rüzgârın kızı, kayaların üstünde arkadaşı Pharmakeia ile oynarken itip aşağıya yuvarlamış olacağını düşünen sofistlerin görüşüne uymayı reddeder. Eski mythosların bu biçimde, akılcı bir zihniyetle, yorumlanmasında onun için çekici bir yan yoktur; yararını da görmemektedir. Onun tutumu başkadır: bu halk öyküsündeki şiir havasını beğenir, ancak bu masalı mantığın ölçülerine vurarak incelemeyi reddeder. Mythosun yeri mythos alanıdır; bu alanı felsefe araştırmaları alanından ayrı tutar. Oreithyia ile Bora efsanesi onun gözünde halkın ince ruhunu dile getiren güzel bir masaldır, o kadar. Sofistler ise akılcı yorumları ile efsanenin şiir havasını bozmakta, buna karşılık gerçeği bulgulama yolunda tek adım atamamaktadırlar. Sokrates'in sofistleri eleştirmesinin nedeni budur.

 

Aslına bakılırsa, Sokrates geleneklere sofistlerden daha saygılıdır. Ancak yığınlar bunu kavramakta güçlük çekerler; onların kanılarında mantığın yeri pek yoktur. Halk yığınları ciddi bir zihin çabası gösterme gücünden yoksun olduğu için daima ödünlü uyuşma yoluna sapanlarla beraberdir. Sofistlerin davranışı böyle bir ödünlü uyuşmadan -eski değer yargıları ile yeni görüşleri birlikte koruma olanağını veren bir ödünlü uyuşmadan - öteye varmaz. Sofistler mythosu bir yana itmiyorlar; kayaların üzerinde oynarken birdenbire yok olan Oreithyia'nın anısına bir bakıma bağlıdırlar. Bambaşka bir biçimde yorumlamakla beraber onlar efsanenin verilerini kabul ediyorlar. Hiç bir şeyi yıkmıyorlar, ortadan kaldırmıyorlar; eski bir öyküyü çağdaş anlayışa, günün görüşlerine ve duygularına uydurmakla, yani modernleştirmekle yetiniyorlar. Oysa Sokrates yıkıyor, yok ediyor. Tanıma kaynağı olarak mythoslar, tanıma kaynağı olarak ataların aktardığı bilgiler onun için geçersiz şeylerdir. Hakikatin kaynağı, devletin manevi ve toplumsal düzenine temel oluşturan ilkelerin kaynağı onun için artık gelenekler değil, akıldır. Bu durumda sofistler yenilikçidir, ama Sokrates ihtilalcidir. Onun Atina mahkemesi tarafından ölüme mahkûm edilmesinin gerçek nedeni bu ihtilalciliğidir.

 

29 ekim 1923'te Cumhuriyetin ilanını izleyen dönem, coşkulu bir etkinlik ve yaratma dönemidir. Atatürk'ün burada çizilen manevi portresi göz önünde tutulursa, büyük devrimi meydana getiren - laik devletin kurulması, Arapça ve Farsça nın okullardan kaldırılması, öğretimde çağdaş bilimlere ağırlık verilmesi, ülke kapılarının batı tekniğine açılması, din esasına dayanan yasanın yerine İsviçre vatandaşlık yasasının ve İtalyan ceza yasasının konması, Arap harflerinin kaldırılıp Latin harflerinin kabul edilmesi, Avrupalı örneklerine uygun bir çok toplumsal ve kültürel kurumlarla bir çok eğitim ve sanat kurumlarının kurulması, giyim kuşamda batıya uyulması (62) gibi - büyük atılımların bu kadar kısa bir zamana nasıl sığdırılmış olduğu daha iyi anlaşılır. Birbirini süratle izleyen bu aşamaların son amacı ülkeyi, önceden ve özenle hazırlanan bir plan gereğince, özü ve görünümü ile baştan başa değiştirmektir.

 

Radikal yenilenmeden Atatürk'ün anladığı, toplumun tümüyle de olsa sadece maddi yaşamının değişmesi değil, onun kültürel ve manevi yaşamının da özlü bir değişmeye uğramasıydı. Yeni değerlerin kabul edilmesini yeterli bulmuyordu; istediği, bu değerlerin kişilerin zihnine işlemesi, onların zihin habitus'u haline gelmesiydi. (63)

 

Pratikte imparatorluğun bütün ticaretini Müslüman olmayan azınlıkların tekeline bırakan ve böylece - dinin koyduğu ticaret yapma yasağının da yardımı ile - Türk ulusunu etkin yaşamdan uzak tutup onu tam bir hareketsizliğe zorlayan kapitülasyonların kaldırılması, Türk toplumunun bundan sonraki atılımını olumlu yönde etkilemiştir.

sebep sonuç

Detaylar

n sebep, diğerinin sonuç olabilecek biçimde kullanılmasıyla ortaya çıkan cümleler, sebep soBir cümlede ifade edilen yargılardan birininuç anlamı taşır. Bir cümlede sebep sonuç ilişkisi genellikle "için, ile, den dolayı, den ötürü" ilgeçleriyle kurulabileceği gibi "den / dan" eki ya da kimi bağlaç ve sözcüklerle de kurulabilir. Böyle cümlelerde "sebep" bildiren kısım başta ya da sonda olabilir. 

 

Örnek :

1 - Yoğun kar yağışı yüzünden Ankara - İstanbul seferleri iptal edilmiş.

2 - Elindeki işi bitiremediğinden bir hafta kadar yeni bir iş alamayacağını söyledi.

3 - Derslere sürekli geç gelmesi ve ödevlerini zamanında yapmaması öğretmenini çok kızdırıyordu.

Arapçada Fiil Çeşitleri

Detaylar

 

 

 1-Geçmiş zaman = mazi 2-Şimdiki, Geniş ve Gelecek zaman = muzari

 

3-Emir

 

 

 

1-MAZİ FİİL: Bir işin geçmişte yapıldığını veya olduğunu, kesin olarak bildirir

 

Gitti ذهب öldü مات okudu قرأ

 

Arapçada mazi siygası, Türkçedeki dili geçmiş ve mişli geçmiş kipleri karşılığıdır

 

 

 

Mazi Fiilin Çekimi

 

Gaib Gaibe Muhatab Muhataba

 

Cemi كتبتن كتبتم كتبن كتبوا

 

Tensiye كتبنا كتبتما كتبتما كتبتا كتبا

 

Müfret كتبت كتبت كتبت كتبت كتب

 

 

 

Mazi fiilin olumsuzu

 

1-Mazinin olumsuzu ما İle yapılır

 

Ahmet gelmedi ماجاء احمد

 

2- لا İle olumsuz yapılan maziler gereklilik de ifade eder

 

Onu görmemem gerekir لارأيته

 

 

 

2-MUZARİ FİİL: Bir işin yapılmakta olduğunu veya yapılacağını gösterir Hem şimdiki zamanı hem de geniş zamanı ifade eder

 

Gider,gidiyor يذهب ölür,ölüyor يموت okur,okuyor يقرأ

 

 

 

Muzari Fiilin Çekimi

 

Gaib Gaibe Muhatab Muhataba

 

Cemi تكتبن تكتبون يكتبن يكتبون

 

Tensiye نكتب تكتبان تكتبان تكتبان يكتبان

 

Müfret اكتب تكتبين تكتب تكتب يكتب

 

 

 

Muzari fiilin olumsuzu (Şimdiki zamanın-Geniş ve gelecek zamanın olumsuzu)

 

 

 

1-Muzari fiilin evveline ما gelince Nefy-i hal (şimdiki zamanın olumsuzu) meydana gelir

 

Okumuyor ما يقرأ

 

2-Muzari fiilin evveline لا gelince Nefy-i istikbal (gelecek ve geniş zamanın olumsuzu) meydana gelir

 

Sormaz, sormayacak لايسأل

 

Not: Çok defa ما ile لا birbirlerinin yerine kullanılmakta

 

3-Muzari fiilin evveline لن gelince, Nefy-i istikbal (gelecek zamanın olumsuzu) meydana gelir Muzari fiilin sonu da mensub olur

 

Gitmeyecek لن يذهب

 

4-Muzari fiilin evveline لم gelince, geçmiş zamanın olumsuzu meydana gelir Muzari fiilin sonu da cezm olur

 

İşitmedi لم يسمع (ما سمع)

 

Not: لم İle yapılan menfi ما getirmekle yapılan menfiden daha kuvvetlidir

 

5-Muzari fiilin evveline لما gelince, geçmiş zamanın olumsuzu meydana gelir Muzari fiilin sonu da cezm olur İşin henüz olmadığını (olumsuz durumun süregeldiğini) anlatır

 

Ali bir kitap satın aldı, henüz okumadı اشترى على كتابا ولما يقرأه

 

6-Muzari fiilin evveline bir işin olmamasını istemek için emir لا sı getirilir Muzari fiilin sonu da cezm olur

 

Kitabı okuma لاتقرأ الكتاب

 

 

 

3-EMİR FİİLLER: Bir işin yapılmasını veya olmasını emretmek için kullanılır

 

Git اذهب öl مت oku اقرأ

 

 

 

Emir Fiilin Çekimi

 

Muhatab Muhataba

 

Cemi اذهبن اذهبوا

 

Tensiye اذهبا اذهبا

 

Müfret اذهبى اذهب

 

 

 

4-İSMİ FAİL: Fiilden türeyip, bir işi yapanı gösteren kelimeye ismi fail denir Sülasi mücerret (üç harfli) bir fiilin ismi faili, فاعل vezninde olur

 

yazıcı كاتبß yazdı كتب

 

öldüren قاتلß öldürdü قتل

 

açan فاتحß açtı فتح

 

Diğer fiillerin ismi failleri şöyle yapılır: Muzari fiilin başındaki muzarilik harfi atılıp yerine ötreli bir mim harfi getirilir

 

حاسب يحاسب محاسب

 

 

 

Not: ismi fail, bazen, isim olarak kullanılır

 

Öğretici, Öğretmen معلمß öğretmek علم

 

Sürücü, şöför سائقß sürmek ساق

 

 

 

5-MALUM VE MECHUL FİİLLER (Etgen ve Edilgen Fiiller)

 

 

 

Faili anılan fiil etkendir

 

Öğrenci kapıyı açtı فتح الطالب الباب cümlesindeki فتح fiilinin faili olan الطالب anılmıştır, dolayısıyla فتح Fiili etkendir Arapçada etken fiile malum fiil denir

 

 

 

Faili anılmayan fiil edilgendir

 

Kapı açıldı البابفتح cümlesinde ise, فتح fiilini işleyen anılmamıştır dolayısıyla فتح Fiili edilgendir Arapçada edilgen fiile mechul fiil denir

 

 

 

Mazi kalıbındaki malum bir fiili mechul yapmak için, sondan bir önceki harf kesre ile, diğer harekeli harfler ise zamme ile harekelenir Son harfe dokunulmaz

 

yazıldı كتبß yazdı كتب

 

düzenlendi رتبß düzenledi رتب

 

öğrenildi تعلمß öğrendi تعلم

 

çıkarıldı استخرجß çıkardı استخرج

 

 

 

Muzari kalıbındaki malum bir fiili mechul yapmak için, ilk harfi zamme ile, sondan bir önceki harfi ise fetha ile harekelenir

 

yazılır يكتب ß yazar يكتب

 

düzenlenir يرتبß düzenler يرتب

 

öğrenilir يتعلمß öğrenir يتعلم

 

çıkarılır يستخرجß çıkarır يستخرج

 

 

 

6-FİİLLERİN BÖLÜMLERİ (Aksamusseba ): Fiiller, kök harflerinin cinsine göre bölümlere ayrılır Bu şöyle gösterilir

 

………………………………FİİL………………………………

 

İLLETLİ SAHİH

 

(Kök harflerinden biri veya ikisi) (Kök harflerinden hiçbirisi)

 

illetli harf olan fiil illet harfi olmayan fiil

 

………………………………………………… ………………………………

 

7-Lefif 6-Nakıs 5-Ecvef 4-Misal 3-Muzaaf 2-Mehmüz 1-Salim

 

 

 

Fiil, kökünü meydana getiren harflerin cinsi bakımından böyle 7 bölümde incelendiği için, bu yedi bölüme “el-Aksamu’s-Seb’a” denir

 

 

 

1-Salim Fiil: Kökünü teşkil eden harfler içinde hemze veya illet harfi bulunmayan, aynı harften de iki tane bulunmayan fiildir

 

Sevindi فرح

 

2-Mehmüz Fiil: Kökünü teşkil eden harflerden biri hemze olan fiildir

 

Okudu قرأ sordu سأل izin verdi اذن

 

3-Muzaaf Fiil: Kökünü teşkil eden harflerden ikisi aynı olan fiildir

 

Serpti رش Uzattı مد yardı شق

 

4-Misal Fiil: Kök harflerinin ilki vav yahut ya olan fiildir

 

Buldu وجد gerekti وجب uyandı يقظ

 

5-Ecvef Fiil: Kökünü teşkil eden harflerden ortadaki harf illet harfi (ا و ى ) olan fiildir

 

Der يقولdediقال yürür يسيرyürüdüسار

 

6-Nakıs Fiil: Kök harflerinden sonuncusu illet harflerinden biri olan fiildir

 

Korktu خشى çağırdı, dua etti دعا

 

7-Lefif Fiil: Lefif fiilin 2 harfi birden illetlidir Bu iki illet harfi bitişik olursa o fiil makrun lefif, ayrı olursa mefruk lefif’dir

 

Makrun Lefif: dürdü طوى Mefruk Lefif: korudu وقى

 

 

 

7-NAKIS FİİLLER (Kane ve Benzerleri): Nakıs fiiller isim ve haber alırlar Bunlara genel olarak kane ve benzerleri denir

 

Allah her şeyi bilen, her şeyden haberi olandır كان الله عليما خبيرا

 

 

 

Bunlar, anlamlarının tam ortaya çıkması için tek başına isimleri yeterli olmayıp habere ihtiyaç gösterirler Nakıs fiiller denilmesinin sebebi de budur

 

 

 

Bunlar isim cümlesinin başına gelerek Mübtedayı merfu, haberi de mansub okuturlar

 

1- كان “idi, oldu, olmak, ol” anlamlarına gelir

 

Ahmet zengin idi كان احمد غنيا Ahmet zengindir احمد غنى

 

Hasta uyuyordu كان المريض نائما

 

2- صار “oldu, dönüştü” anlamını ifade eder Bir durumdan başka bir duruma dönüşmeyi belirtir

 

Un ekmek oldu صار الدقيق خبزا

 

3- اصبح nitelediği ismin belirtilen sıfata sabah vaktinde sahip olduğunu gösterir

 

Adam (sabah vakti) hasta oldu اصبح الرجل مريضا Adam hastadır الرجل مريض

 

4- امسى nitelediği ismin belirtilen sıfata akşam vakti sahip olduğunu belirtir

 

Tüccar (akşam vakti) iflas etti امسى التاجر مفلسا

 

5- اضحى nitelediği ismin belirtilen sıfata kuşluk vaktinde sahip olduğunu gösterir

 

İşçi (kuşluk vakti) yoruldu اضحى العامل متعبا

 

6- ظل nitelediği ismin belirtilen sıfata sahip olarak devam ettiğini belirtir

 

Cadde kalabalıklaştı ظل الشارع مزدحما

 

7- بات nitelediği ismin belirtilen sıfata gece sahip olduğunu, o şekilde gecelediğini belirtir

 

Hasta geceyi kıvranarak geçirdi بات المريض متألما

 

Not: Bu beş fil genel olarak “oldu” diye tercüme edilir Ancak bu olmanın zamanı fiile göre değişir

 

8- ليس “değildir, hayır” anlamındadır

 

Mü’min zalim değildir ليس المؤمن ظالما

 

 

 

8-HABERİ MUZARİ FİİL OLAN NAKIS FİİLLER (Kade ve Benzerleri)

 

 

 

كاد soyundan olanlar, önüne geldikleri isim cümlesindeki mübtedayı isim kılarak merfu bırakır, haberi ise kendilerinin haberi kılar ve mansub yaparlar, şu kadar var ki, haber, daima muzari fiil ile başlayan fiil cümlesi olur Bunlarında anlamları sadece merfu isimleriyle tamam olmaz ve habere ihtiyaç gösterir

 

كاد soyundan olan bu nakıs fiiller 3 çeşittir: Murakabe (yakınlık), Reca (ümit) ve Şuru (başlama) Fiilleri

 

 

 

a)Murakabe (yakınlık) fiilleri: Haberde belirtilen şeyin meydana gelmesinin yakın olduğunu bildirirler Bunlar: كرب اوشك كاد fiilleridir

 

Yaprak nerede ise düşecek كاد الورق يسقط

 

Mal nerede ise tükenecek اوشك المال ينفد

 

Su nerede ise donacak كرب الماء يجمد

 

 

 

b)Reca (ümit) fiilleri: Haberde belirtilen şeyin meydana gelmesinin umulduğunu bildirirler

 

Bunlar: اخلولق عسى حرى fiilleridir

 

Umulur ki Rabbiniz size merhamet eder عسى ربكم ان يرحمكم

 

Umulur ki hasta iyileşir حرى المريض ان يبرأ

 

Umulur ki kar yağar اخلولق الثلج ان ينزل

 

 

 

c)Şuru (başlama) Fiilleri: Haberde bildirilen işe başlandığını bildirirler Bunlar: اقبل علق اخذ جعل

 

هب ابتدأ قام انبرى شرع أنشأ طفقfiilleridir

 

Çocuk ağlamaya başladı أخذ الولد يبكى

 

Çocuk okumaya başladı شرع الطالب يقرأ

 

Çocuk haykırmaya başladı جعل المجنون يصرخ

 

 

 

 

 

9- MEDH (ÖĞME) VE ZEM (YERME) FİİLLERİ (Ni’me ve Bi’se)

 

 

 

Arapçada, öğme için نعم , yerme için de بئس donmuş fiilleri kullanılır Bu donmuş fiillerden sonra merfu iki isim bulunur

 

Halid iyi hocadır نعم الاستاذ خالد

 

Cümlesindeki نعم donmuş bir fiildir Yalnız mazi sıygası vardır الاستاذ cümlede faildir, merfudur İkinci isim, yani خالد kelimesine mahsus denir, o da merfudur

 

 

 

Mahsus, misalde görüldüğü gibi, fiilden daha sonra gelirse, ya mahfuz bir mübtedanın haberidir (mahfuz mübtedanın takdiri الممدوح veya المذموم olur) veya kendisi, geriye bırakılmış mübtedadır (muahhar mübtedadır), haberi de kendinden önceki cümledir Yani, cümledeki mahsus kelime mübteda olunca, cümle aslında şöyle olabilir

 

Halid iyi hocadır خالد نعم الأستاذ

 

Fail fiil mübteda

 

Haber

 

Not: Öğme ve yerme için kullanılan نعم ve بئس donmuş fiillerin müennesleri نعمتve بئستdir

 

 

   
   

Facebook Sayfamız  

   

Online Üyeler  

215 ziyaretçi ve Kullanıcı yok çevrimiçi

   

Tüm hakları saklıdır. Site Adı Açıkca  belirtilerek , ve yazıya link verilerek bir bölümünden alıntı yapılabilir. Yazının izinsiz tamamen kopyalanması durumunda hukuki işlem yapılacaktır. Detaylı Bilgi için Kullanım ve Gizlilik Sözleşmesine Bakınız.Telif Hakkı olan mataryel bildirliği an yayından kaldırılacaktır.

 

                                  Copyright © 2013 http://dersmatik.net/

© dersmatik.net