8.Sınıf Din Zekat,Hac Ve Kurban İbadeti

Yayınlanma 8. Sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Konu Anlatımı

Her insan bir toplum içerisinde doğar ve yaşamını sürdürür. Dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren başkalarının yardımına ihtiyaç duyar. İnsan yeme, içme, barınma ve korunma gibi birtakım temel ihtiyaçlarını tek başına karşılayamaz. Belli bir yaşa kadar anne babasının desteği ile yaşar. Zamanla başkasına olan ihtiyacı azalır; ancak bu ihtiyaç hiçbir zaman tam olarak ortadan kalkmaz. Bu nedenle insan, yaşamını bir toplumun üyesi olarak yardımlaşma ve paylaşma içerisinde sürdürmek zorundadır. Örneğin hastanın tedavi için doktora, doktorun ekmek alabilmek için fırıncıya, fırıncının çocuğunun eğitimi için öğretmene ihtiyacı vardır.


Bir toplumdaki bütün insanların imkânları eşit değildir. Her toplumda zengin insanlar olduğu gibi yoksul insanlar da vardır. Örneğin işsizlikten veya sağlığı elverişli olmadığından çalışamayan insanlar olabilir. Yine çalıştığı hâlde geliri yeterli olmadığından, kendisinin veya ailesinin geçimini sağlayamayanlar olabilir. Böyle durumlarda zengin insanların, ihtiyaç sahiplerine yardım etmeleri, sahip oldukları imkânları onlarla paylaşmaları gerekir. Çünkü yoksulların, zenginlerin malı üzerinde hakları vardır. Bu konuda Allah şöyle buyurur: “Onların (zenginlerin) mallarında, muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır.” (Zâriyât suresi, 19. ayet.)
 
Yardımlaşma ve paylaşmanın, toplumsal dayanışmaya ve barışa da katkısı vardır. Bir toplumda paylaşma ne kadar iyi ve dengeliyse toplumsal barış ve huzur da o kadar iyi olur. Ayrıca zenginler, ihtiyacı olanlara yardım ederlerse zengin ile yoksul arasında güçlü bir sevgi bağı kurulur. Bu da toplumda güven ortamı oluşturur. 
 
İnsanlar, maddi yönden olduğu kadar manevi yönden de başkalarına ihtiyaç duyarlar. Sevinçleri, üzüntülerini, sıkıntılarını bir başkasıyla paylaşmak isterler. İyi ve kötü günlerinde dostlarının yanlarında olmalarını beklerler. Bu beklentileri gerçekleştiğinde mutlu ve huzurlu olurlar. Çünkü mutluluklar paylaşıldıkça artar, üzüntüler paylaşıldıkça azalır. Paylaşma ve yardımlaşma; cimrilik, bencillik, aç gözlülük, kıskançlık gibi kötü duygu ve davranışlara engel olur. Sevgi, dayanışma ve sorumluluk gibi özelliklerin gelişmesine katkı sağlar. Böylece insanın kişilik gelişimine ve ahlakının olgunlaşmasına yardımcı olur.
 
         2. İslam’ın Paylaşma ve Yardımlaşmaya Verdiği Önem
 
             İslam dini insanların kardeşçe yardımlaşma ve dayanışma içinde yaşamalarını ister. Bu yüzden Hz. Muhammed, Müslümanları bir bedenin organlarına benzetmiştir. Bu organlar arasındaki ilişkinin güçlendirilmesi, bedenin uyumlu çalışmasını sağlar. Bunun gibi toplumun bireyleri arasındaki bağın güçlendirilmesi de toplumsal uyumun sağlanması için önemlidir. Bundan dolayı İslam dini, insanlar arasında yardımlaşma ve dayanışmayı öğütler.
 
        Dinimiz, insanların yardımlaşmalarını ve elde bulunan imkânların başkalarıyla paylaşılmasını ister. Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayette insanlara yardımlaşmaları ve dayanışma içinde olmaları emredilmiştir. Bu ayetlerin birinde şöyle buyrulmuştur: “De ki: ...Harcadığınız her şey, ana-baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmış kişiler içindir. Allah yapacağınız her hayrı (iyiliği) bilir.” (Bakara suresi, 215. ayet.) Mâ’ûn suresinde ise yoksulu yedirmeyenler, yetimi dışlayanlar, yardıma engel olanlar kınanmıştır. Peygamberimiz de bir hadisinde, “Yetimin başını okşa, yoksulu doyur.” (Heysemi, Mecmaü’z-Zevaid, C 8, s. 160.) buyurarak yetim ve yoksula yardımı emretmiştir.
 
        İslam’ın ilk dönemlerinde Peygamberimiz ve arkadaşları, paylaşma ve yardımlaşmanın en güzel örneklerini sergilemişlerdir. Örneğin Mekkeli Müslümanlar baskılar sonucunda bütün mal varlıklarını bırakarak Medine’ye göç etmişlerdir. Medineli Müslümanlar ise sahip oldukları bütün imkânları Mekke’den gelenlerle paylaşmışlardır. Bu nedenle Medineli Müslümanlara “yardım edenler” anlamına gelen “ensar” ismi verilmiştir.
 
         Paylaşmak veya yardım etmek için zengin olmak gerekmez. Dinimiz bollukta ve darlıkta başkalarına yardım etmeyi öğütler. Kur’an-ı Kerim’de bu durum şöyle dile getirilmiştir: “Takva sahipleri (sorumluluklarının bilincinde olanlar), bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar (infak ederler). Öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.” (Âl-i İmrân suresi, 134. ayet.)
 
        Dinimiz, insanları paylaşma ve yardımlaşma konusunda özverili olmaya çağırır. Kur’an’da bu konuyla ilgili şöyle buyrulur: “Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler.” (İnsan suresi, 8. ayet.) Ayrıca insanlara yardım eden, onların sıkıntılarını gideren kimselere Allah’ın yardım edeceği bildirilmiştir. Böylece insanlar arasında yardımlaşma ve dayanışma teşvik edilmiştir.
 
3. Paylaşma ve Yardımlaşma İbadeti Olarak Zekât
 
Zekât kelime olarak, “artma, çoğalma, arınma ve bereket” anlamlarına gelirZekât, zengin Müslümanların yılda bir kez malının veya parasının belli bir miktarını Allah rızası için ihtiyaç sahiplerine vermesidir.
 
Zekât, mal ile yapılan farz bir ibadettir. Hicretten iki yıl sonra Medine’de farz kılınmıştır. Kur’an-ı Kerim’de zekâtın zorunlu olduğunu belirten pek çok ayet vardır. Bunların birinde şöyle buyrulmuştur: “Namazı kılın, zekâtı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her iyiliği Allah katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı görür.” (Bakara suresi, 110. ayet.)
 
Zekâtın amacı, toplumsal yardımlaşmayı yaygınlaştırmak ve yoksulları korumaktır. Ayrıca zekât, malın bereketlenmesi ve çoğalmasıdır. Çünkü zekât verene Allah kat kat fazlasını verir. Bununla ilgili olarak Kur’an’da şöyle buyrulur: “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz dane olmak üzere, yedi başak veren danenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah (ın lütfu) geniştir. (O) bilendir.” (Bakara suresi, 261. ayet.)
 
Zekât, Allah’ın bize vermiş olduğu nimete karşılık bir şükür ifadesidir. Zekât vermekle hem verdiği nimetler için Allah’a şükretmiş oluruz hem de içinde yaşadığımız topluma karşı insanlık görevimizi yerine getirmiş oluruz.
 
Zekât, zenginlerle fakirler arasındaki kıskançlık, kin ve düşmanlık duygularını giderir. Dostluk ve saygı bağlarını kuvvetlendirir. Zekât, insandaki cimrilik ve bencillik gibi kötü huyları yok eder. Bunların yerini, iyilik ve hayırseverlik gibi güzel huylar alır.
 
Zenginler zekât vermekle toplum yararına da çalışmış olur. Çünkü bir ülkede yoksullar çoğaldıkça huzursuzluk, ihtiyaç sahipleri azaldıkça huzur artar. Her zengin, malının zekâtını verecek olursa ülkede fakirlik azalır. Bu konuda Cafer-i Sadık şöyle der: “Zekât zenginleri sınamak, fakirlere destek olmak için konulmuştur. Eğer insanlar mallarının zekâtını verselerdi hiçbir Müslüman fakir ve muhtaç kalmaz, Allah’ın farz kıldığı bu hakla o da ihtiyaçlarını gidermiş olurdu. Zenginlerin açgözlülüğü olmasaydı halk fakir, muhtaç, aç ve çıplak kalmazdı.” (el-Fakîh, C 2, s. 7.) Zaten zekâtın bir amacı da yoksulluğu ortadan kaldırmaktır. Bu nedenle zekât verecek kadar malı olanlar zekâtını vermeyi ihmal etmemelidir.
 
Zekât ekonomik dengesizlikleri önler. Çünkü zekât sayesinde fakirlerin eline para geçer. Böylece fakirler de aldıkları yardımla alışveriş yaparak ekonomik hayatın canlanmasına katkı sağlarlar. Ayrıca zenginler yatırım yaparak üretime katkıda bulunur. Yoksullar ise yeni açılan bu iş sahalarında kendilerine iş imkânı bularak yoksulluktan kurtulur ve ileride zekât verecek konuma gelirler. (Y. Vehbi Yavuz, İslam’da Zekât Müessesesi, s. 82, 83.)
 
Dinimize göre zengin sayılan Müslümanların zekât vermesi zorunludur. Bir kimsenin dinen zengin sayılabilmesi içinnisap miktarı mala sahip olması gerekir. Nisap; yeme, içme, giyinme, barınma, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçların dışında en az 81 gr altın veya ona eş değer mal ya da paraya sahip olmaktır. Zekât verilecek malın veya paranın bir yıl süreyle sahibinin elinde bulunması gerekir. Ayrıca zekât verecek kişinin ödeyemeyeceği borcu da bulunmamalıdır. Bir maldan zekât verilebilmesi için o malın gelir getiren cinsten olması gerekir. Ayrıca bu malların ihtiyaç fazlası olması da şarttır.
 
Oturulan ev, evde kullanılan eşyalar, giyilen elbiseler ve binek olarak kullanılan araç için zekât verilmez. Diğer taraftan zekât, malların iyisinden verilmelidir. Nitekim bu durum, Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade edilmiştir: “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah zengindir, övgüye layıktır.” (1 Bakara suresi, 267. ayet.)
 
Zekât verirken akraba ve komşulardan ihtiyaç sahibi olanlara öncelik tanınmalıdır. Ancak zekât verecek kişi, bakmakla yükümlü olduğu eşine, çocuklarına, torunlarına, annesine, babasına, büyükanne ve büyükbabasına zekât veremez. Çünkü insan bu kişilere bakmakla yükümlüdür. Bunların dışında kalan yakın akrabalara zekât verebilir.
 
Zekât bir ibadet olduğu için verirken niyet edilmelidir. Zekâtın, Allah için verildiği kesinlikle bilinmelidir. Zekât verilecek malın veya paranın, fakirin hakkı olduğu bilinmeli ve onu minnet altında bırakacak, incitecek davranışlardan kaçınılmalıdır. Allah Kur’an’da yoksullara karşı şefkatli olunması gerektiğini bir ayette şöyle dile getirmiştir: “Öyleyse yetimi sakın üzme. İsteyeni sakın azarlama.” (Duhâ suresi, 9, 10. ayetler.)

Yorumlar   

0 #2 Zeynep Begüm 13-01-2017 15:12
:roll: Çok güzel olmuş fakat biraz kısa olmuş daha açıklayıcı olabilirdi.
Alıntı
+1 #1 melis 08-06-2014 09:30
:zzz hepsini okumadım valla.ama çok teşekkürler..
Alıntı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile